Ads Top

Documentarist'ten İki İnsan Hikayesi: Fecira ve Asê


Documentarist'ten İki İnsan Hikayesi: Fecira ve Asê
Fecira ve Asê 

Bu yıl altıncı kez düzenlenen Documentarist Belgesel Günleri’ni Hayal Perdesi adına yazarlarımızdan Zeynep Turan takip etti. Festivaldeki Türkiye Panoraması bölümüne odaklanan Turan’ın izlediği belgesellerden öne çıkanlarla ilgili yorumlarını paylaşıyoruz.         

Fecira: “Memleket mi Bıraktılar?”
“Dilin, onu kullananların (söyleyenlerin, dinleyenlerin, yazanların, okuyanların, çözenlerin) dışında bir gerçekliği yoktur. Yine de kullananlar ölür, kelimeler kalır. Şu fani dünyada, hayatımızdan bazı izler barındırabilecek şeyler içinde en kalıcı olanıdır dil. Üstelik hayatımızdan hangi izleri barındıracağına dair bir söz hakkımız da olamaz. Kelimelerle kurduğumuz ilişki, irade, tasarı, bireysellik gibi terimlerin kuşatamayacağı kadar temel ve bütünlüklü bir düzeyde seyreder. Belki de bugün bizim en iradi tasarılarımızı, en parlak umutlarımızı ifade etmek için kullandığımız kelimelerde gelecek kuşaklar en derin korkularımızı işitecekler; ya da tersi… Kim bilir?” (1)

Besna Ana ve Melek teyze sobanın yanına çömelmiş karşılıklı çay içiyor. Muhabbetleri öyle yalın ve öyle gündeliğe dair ki, konuştuklarını altyazıdan takip ederken aklımıza tek bir soru takılmıyor. Derken Besna Ana çayından bir yudum daha alıp kendi anadilinde dönüp bizlere diyor ki: “Bizim dilimizi güzel bilenler, her şeyi anlarlar.” O an, Besna Ana'nın anayurduna ve anadiline dair kendimizde herhangi bir izin olup olmadığını sorgulamaya başlıyoruz. O sözü Kürtçe'nin Dimilki lehçesinde dile getirişinin bizde yarattığı etkiyi düşünüyoruz. Bizdeki gerçekliğini, bize nasıl temas ettiğini, dokunduğunu sezmeye başlıyoruz. Mevsimler değiştikçe tarihi, acıları, korkuları deşiyoruz.

Piran Baydemir yeni belgeseli Fecira'da Dersim'in dört mevsiminde üç kadının gündelik hayatından kesitler sunuyor. Dersim-1938'de yaşananların bugünün Türkiye'sinde nerede durduğunu, anaların yüreğinden ve dilinden izlerin nasıl silinemediğini samimi bir dille anlatıyor yönetmen. Bugün en politik meselelerin dahi Besna Ana'nın ve Melek Teyze'nin gündelik hayatına nasıl sirayet ettiğini, onların politika değil de aslında hayatın ta kendisinden konuştuklarını anlıyoruz. Sürü otlarken, bir bulut dağın ardında kaybolurken ya da kar bastırıyorken Dersim'in dağlarına, onlar köy boşaltmalarını, askerlerin tacizlerini, geri dönmeyen evlatlarını, teslim edilmeyen cenazeleri öylece anlatıveriyorlar. Mevsimler değişiyor, Besna Ana'nın ve Melek Teyze'nin yalnızlığı, sessizliği, dik duruşları değişmiyor. Tıpkı filmin adı Fecira gibi… (Kürtçe'de “günün ilk ışığı” anlamına geliyor.) Onlar kadın olarak hatıralarını ve şahitliklerini her gün yeniden hatırlıyor ve yaşatıyor.

Devrim ise üniversite öğrencisi. Besna Ana'ya göre Türk okulunda eğitim aldığı ve Türkçe konuştuğu için Erdoğan'ın öğrencisi… Belgeselde Devrim, Munzur'a baraj yapımı sürecinde köy halkının, orada yaşayan insanların, fidanların, tüm canlıların nasıl nefessiz kaldığını anlatıyor. Süreç içerisinde gerçekleşen intiharları, düşük yapan kadınları… Ve Dersim'li bir dervişin Munzur suyunun gün gelip ters akacağını söylediğini aktarıyor. Baraj yapımından sonra hakikaten suyun ters aktığına tüm köy şahit oluyor. Derviş haklı çıkıyor.

Besna Ana ve Melek Teyze gelecek kuşaklara kendi anayurdundan kendi kelimeleriyle sesleniyor. Ancak kelimeler de kullananları gibi toprağa bakıyor. Dersim'in suyunda, dağlarında kayboluyor. Baydemir'in kamerası ise Besna Ana'yı, Melek Teyze'yi, Devrim'i ve dillerini usulca takip ediyor. Kamera bir ara duruyor. Melek Teyze ayakta, etrafı seyrediyor. Arkada sürü otluyor. Besna Ana, Dersim'in bu sessiz ve yalnız köyünde yere çömelmiş, eli başında dertli bir şekilde öylece bakarak soruyor: Memleket mi bıraktılar?

Biz altyazıdan okuyoruz ve buraya yazıyoruz ama seni anlayamıyoruz Besna Ana.

Dipnot: (1) İskender Savaşır, Kelimelerin Anayurdu ve Tarihi (Metis, 2000)

AsêKuru ve Soğuk Toprak
3. Filmamed Belgesel Film Festivali'nde Jüri Özel Ödülü'ne layık görülen Ercan Orhan'ın filmi Asê, 83 yaşındaki Pir Asê'nin oğlunun mezarını ziyaret için Nusaybin'e gidişini anlatıyor. Köyü boşaltıldığından beri bir diğer oğlunun yanında, Diyarbakır'da yaşayan Asê, gerilla oğlunun mezarını ziyaretiyle birlikte zorla yerinden edildiği toprağına da geri dönüyor.

Filmin açılış sahnesi Diyarbakır'ın yeni “silüeti”yle beraber gerçekleşiyor. Asê, elinde bastonuna dayanır halde, kendisinin de bir dairesinde oturduğu yeni dikilen apartmanlara bakarak; sıkıldım diyor. Yönetmenin izleyiciyi Diyarbakır'ın surlarından, taşlı dar sokaklarından, tarihle iç içe nefes almaya devam eden hanelerinden değil de kentsel dönüşüm projelerinin bir katından selamlaması, Pir Asê'yi nasıl anlamamız gerektiği konusunda bir ipucu veriyor bizlere. Aynı zamanda bu açılış sahnesini filmin “belge” yönünü kuvvetlendiren ve dilini zenginleştiren bir plân olarak okumak da mümkün. Çünkü Asê'nin toprağına duyduğu özlemi Diyarbakır'ın geçirdiği dönüşüm üzerinden anlatmaya başlamak bu özlemin yalnızca sıla hasretiyle sınırlı olmadığını gösterir.

Pir Asê daha fazla dayanamıyor ve her sene yaptığı gibi Nusaybin'de yaşadığı köyüne, oğlunun mezarına doğru yola çıkıyor. Yönetmen, Pir Asê'nin ardından usulca takibe geçiyor. Asê, dağda hayatını kaybeden bir PKK gerillasının annesi olarak mevcudiyetini film boyunca koruyor. Kendi öyküsünü ve tarihini onun ağıtlarından, onun dilinden dinliyoruz. Yönetmenin buna olanak tanıması filmin dilini dinginleştiriyor, Asê'yi ve onun coğrafyasını anlayabilmemiz için bize alan açıyor.

Tarih ister istemez bugünle dünü kıyaslamayı gündeme getirir. Ortaya çıkan ve devam edegelen değişim özellikle belgesellerde ne kadar insan odaklı bir yaklaşımla ortaya konulursa o kadar içten ve özenli bir duruş sergilenmiş olur. Manipülatif anlatıma yer vermeden bir öyküyü aktarabilmek bu içtenlikle mümkün olabiliyor. Asê'nin büyük taşlar arasında oğlunun mezarını arayışına tanıklık etmek bizim dünü anlayabilmemiz, bugün onunla yüzleşebilmemiz aynı zamanda Türkiye'de otuz yıldır süren savaşın izlerinin artık kimsenin uğramadığı çorak arazilerde nasıl dipdiri durduğunu görmemiz için bir vesile.

Belge, çoğu zaman arşiv görüntülerinden, gazete kupürlerinden, sözlü tarih anlatımlarından ziyade toplumsal hafızayı güçlendirecek ve izleyiciyi sarsabilecek, tek bir görüntüyle, bir kayada, evde, ya da bir gerillanın terliğinde gün yüzüne çıkabiliyor. Asê, kayalıkların ve uzayıp giden otların arasında kaybolmuş mezarını ararken oğlunun, o toprağın kuruluğunu, soğukluğunu hissedebilmemizi sağlayan şey, “belge”den ziyade Asê'nin tek bir cümlesi oluveriyor: Sırtımızı köyümüze verdik. 

Hiç yorum yok:

Blogger tarafından desteklenmektedir.