Ads Top

Sinematek


1961 yılının güneşli bir kasım sabahı, Paris’in Doğu Garı’nın büyük kapısı önünde elimde bir bavulla duruyordum. Elimde ne bir adres vardı, ne de bir telefon numarası. Sadece Türk sanatçıların Vavin Metrosu yanında Select Kahvesi’ne devam ettiklerini duymuştum. Üstelik binlerce Fransızca sözcük bilmeme karşın konuşamıyordum. Kafamda Simlion Ekspresi’nin üç gün süren uğultusu yankılanıyordu. Bir taksiye bindim ve şoföre metronun adını söyledim.

Rastlantılar yaşamın gümüş anahtarlarıdır. Kimi zaman insana cennetin kapılarını bile açar. Derin sularda yaşayan bu gümüş balıkları, duyarlı bir göz, açılmaktan korkmayan bir yürek ve “bilinmeyen”e olta savuracak bilek ister.

Ünlü Coupole Lokantası ile kalabalık D me Kahvesi karşısında, Raspail Bulvarı üstündeki gösterişsiz kahve, henüz sabah tenhalığı içindeydi. Barda birkaç erkenci, içkilerini yudumluyor, terasta birkaç masada, çoğu sakallı, orta yaşlı, çeşitli ırklardan sanatçılar kahvelerini içiyorlardı. Terasın dibinde, kalabalıkça bir topluluk dikkatimi çekti. Elimde bavulla oraya doğru yürüdüm. Masanın doğulu ağırbaşlılığı mı dikkatimi çekti, yoksa uzaktan gelen mırıltıda Türkçeyi andıran bir şeyler mi sezdim, bilemiyorum. Ama onların Türk olduklarını düşündüm. Yanlarına yaklaştım. Çoğunluğu orta yaşın üstündeydi. Bir iki genç insan da vardı. En yakınımda oturana “Affedersiniz” dedim, “Demir Özlü’yü tanıyor musunuz? Buralarda mı acaba?” Hemen hepsi sonradan dostum olan bu insanlara, tüm yaşam deneyimlerine karşın gene de damdan düşercesine sorulan bu soru tuhaf gelmiş olmalıydı. Fikret Mualla, Selim Turan, Mübin Orhon, Hakkı Anlı, sorgulu gözlerle bakıp beni süzdüler. Sonra biri “Hayır...” dedi, “görmedik...” Ben de durumdan çok sıkılmış olmalıyım ki, özür dileyerek yanlarından ayrıldım. Kahvenin kapısına yaklaşırken arkamdan bir ses, “Bir dakika kardeşim...” dedi. Döndüm. Masada oturanlardan uzun boylu, sarışına yakın kumral, genç adamdı. “Demir’i niçin arıyorsunuz? Yeni mi geldiniz?” Durumu anlattım. “Bir kahve için. Sonra ben size kalacak bir yer bakarım...” dedi. Beni o gün kendisinin de kaldığı öğrenci oteline yerleştiren, en küçük ayrıntıya kadar her konuyla ilgilenip çözen Hüseyin Baş’la böyle tanıştım.

Paris’in, yapraklarını dökmeye yüz tutmuş ağaçlarla dolu bulvarlarında kış başlamak üzereydi, ama benim içim, bahar günlerinin güneşli, fırtınalı, bulutlu havasıyla karmakarışık. İşte elimde bir yaşam vardı ve ben onunla ne yapacağımı pek kestiremiyordum. Üstelik yeryüzünden çok şey istiyordum. Üstelik Paris, bu güzel kent, cömertçe sunuyordu kendini. Kahveler, sokaklar güzel kadınlarla doluydu. Kitapçılarda, çoğu ülkemde yasak olan, çoğu da kimsenin ilgisini çekmeyen, birbirinden güzel kitaplar yığılıydı. Afişlerde en yeni filmlerle en klasik olanları yan yana.

Elbette o günlerde de, şimdi olduğu gibi yazı tutkum ağır basıyordu. Küçük, şirin alanları, Seine kıyısındaki daracık sokakları dolaşırken kendimi kimi zaman Axel Munthe, kimi zaman Rilke’nin kahramanı Malte gibi görüyordum (Nedense İskandinav). Oysa hem doğulu, hem de Akdenizli biri için bir kuzeylinin içe dönük düşüncelerinden çok daha gerçek bir şey vardı: Yaşam karşısında coşku ve baştan çıkmaya hazır bir savrukluk. Bu yüzden yazıyla ilgim, yaşamın günlük dalgalarıyla sürekli kopuyordu. Peki neydi yaşam?

Quartier Latin’in caddelerinden birinden bir sokağa saptık. Bir küçük alanı geçtik. Bir başka Sokağa girdik. Ursulines’di adı. Küçük bir sinemanın önünde durduk. “İşte bir Bergman!” dedi Hüseyin. “Buna mı girelim, yoksa bir çete filmi mi bulalım?” İkimiz de “çete” de-diğimiz kovboy filmlerini seviyorduk. Ama o anda, yaşamımda bir dönüm noktasını oluşturacak rastlantıdan habersiz, yalnızca hiçbir filmini görmediğim Bergrman konusundaki merakımdan, gişeye ilerledim: “Deux places s’il vous plait” Küçük, karanlık salona daldık. Az sonra filmin adı belirdi perdede: Les Fraises Sauvages (Yaban Çilekleri).

0 gün Ursulines Sokağı’ndan geçmeseydim ya da bir western izlemeye gitseydim ne olurdu bilemem. Ama, şurası açık ki Yaban Çilekleri, yaşamımı derinden etkiledi. Sinemanın tıpkı büyük romanlar gibi etkileyici evrenini ve gücünü tanıttı bana. Ve bir yaşamla hesaplaşmanın ne demek olduğunu. Koca Sjöström! Sen yalnızca büyük bir yönetmen değilsin, aynı zamanda büyük bir aktörsün. Ve sen Bergman! Şimdi eskisi kadar seviyor olmasam da sinemanı, gene de genç bir adamın yazgısını etkileyen bir büyücü olduğun için şapka!

Yaban Çilekleri, herhangi bir izleyici için, çok yaşlı bir bilimadamının, yaşamıyla, ölümden geriye doğru, yeniden karşılaşmasıdır. Yaşamın anlamı üstüne derin bir arkeolojik araştırmadır. Oysa genç bir insan bu filmi seyrederken gelecek üstüne bilgiler edinir. Bir bilim-kurgu başyapıtı gibi. Yirminci yüzyıl insanının özlemlerini, tutkularını, aşklarını, kıskançlıklarını, korkularını, yabancılaşmasını, pişmanlıklarını tüm psikolojik karmaşıklığı içinde izleyip bundan kendi özel yaşamımız için ipuçları elde etmemek mümkün mü? Bu filmi, oradaki sonsuz gençlik duygusunu, işte o günlerde, Malte Laurids Brigge’nin bıçağı ve tanrısı gibi kendimin kılıp yaşamıma mal ettim. “İnsanın bir tanrısı olsun da kullanmasın, mümkün mü?”

Sinemadan çıkarken gençlerin şarkıları vardı dilimde. Ve yüzümde Profesör Borg’un mutlu gülümseyişi. Dedim ki Hüseyin’e “Beni Sinematek’e kaydettir...” Az ilerdeki Ulm Sokağı’na saptık. Başka filmler görmek istiyordum.

Gömü bulmuş bir define arayıcısı, yeni bir kıtayla karşılaşan bir gezgin, yeryüzünün sonsuz zenginliğine gözlerini açmış bir çocuk gibiydim. Üniversitedeki dil ve felsefe kurlarına boş verdim. Tükenmez bir açlıkla izliyordum filmleri. Fransız Sinematek’inin Ulm Soka ğı’ndaki bakımsız kapısı, benim için kitapçı vitrinlerin den de müzelerden de daha kutsaldı artık.

Sovyet Devrimci Sineması’nın, Italyan Yenigerçekçi liği’nin, Alman ve İskandinav Fantastiği’nin, Fransız ön cülerinin, Ingiliz Özgür Sineması’nın, Hint ve Japon egzotizminin, Amerikan güldürüsünün tüm başyapıtla rını peş peşe görüyordum. Kimi günler üç ya da dört se ans. Bu satırlar, Sadoul’un sözlüklerine benzemesin di ye, orada izlediğim filmleri ve yönetmenleri sıralamaya cağım. Ama Truffaut’nun dediği gibi, Fransız Sinema tek’i gerçek bir okuldu.



Bir cumartesi olmalı. Çünkü 1 yeni frank karşılığında Öğle yemeklerini yediğim üniversite lokantası “Foyer des Israelites”te normal günlerden daha fazla takkeli öğrenci vardı. Ve mayıs. Bir an önce, her cumartesi olduğu gibi çorba ve kuskuslu etten oluşan yemeği atıştırıp güneşli sokağa fırlamak için sabırsızlanıyordum. Sinematek’te ki gösterinin başlamasına sadece yarım saat vardı. oysa takkeli, simsiyah sakallı öğrencilerin yan salondaki dinsel törenleri bitmek bilmiyordu ki yemek dağıtılsın. On beş yirmi dakika bekledikten sonra vazgeçtim. Sokağa çıktım. Koşarcasına yürüdüm. Sularla yıkanarak ağarmış binaların önünden geçerek Ulm Sokağı’na geldiğimde beş dakika kadar gecikmiştim. Gösteri başlamamıştı. Çoğunluğu Fransız olan izleyiciler espriler yaparak tartışıyorlardı. Sonunda ön sıralardan genç bir Hintli ayağa kalktı. Fransızca, “Baylar” dedi, “çevirmeni beklemek iste miyorsanız ben yardımcı olabilirim. Elimden geldiği kadar tabii...”

İzleyiciler alkışladılar. Işıklar söndü ve film başladı. Apur Sansar. Hint ve dünya sinemasının en ilginç yönetmenlerinden birinin, Satyajit Ray’ın ünlü üçlemesi bu filmle tamamlanıyordu. Gösterinin sonunda Sinematek Yönetmeni Henri Langlois, Ray’i izleyicilere tanıştıracak ve küçük bir tartışma yapılacaktı. Ray, çok sevdiğim bir yönetmendi. Pather Panchali, Aparajito ve Apur Sansar bayıldığım filmler. Üstelik, liseyi bitirdiğinde Hindistan’ın Aligarh Üniversitesi’ne başvurup kabul edilen, sonra da gidemeyen benim gibi biri için bütün bunların özel bir değeri vardı. Ama oraya o gün, öylesine başka bir amaçla gitmiştim ki, ne film kalmış aklımda, ne de yönetmenin söyledikleri.

Gösteri ve tartışma sona ermişti. Ray, çevresini alan gençlerle holde konuşuyordu. Tüm cesaretimi toplayıp duvarın yanında yaşlı makiniste bir şeyler söyleyen iriyarı, şişmanca adama yaklaştım. Uzun saçları neredeyse omuzlarına dökülüyordu. Başı, gözleri, burnu koca mandı. Göbeği de. Kollarını hareketli bir biçimde sallıyordu konuşurken. Benim yaklaştığımı görünce bir an durdu. Yararlandım bu aralıktan. “Monsieur Langlois” dedim, “size telefon eden Türk öğrenci benim...” Bir uzaylı görmüş gibi önce şaşkınlıkla açıldı gözleri. Sonra gülümsedi. “Evet?” dedi, “Acaba sana nasıl yardımcı olabilirim?” “Yakında Türkiye’ye döneceğim. Orada da bir Sinematek kurulması mümkün mü? Size bunu soracaktım.” Kahkahayla güldü. “Ne tuhaf” de di, “son zamanlarda Türklerden gelen kaçıncı başvuru bu... Onlara söyledim. Ciddi bir hazırlık yapın. Sonra bana yazın...” Bu kez şaşkınlık sırası bendeydi. Uzun açıklamalar beklemiyordum, ama bu kadar baştan savma bir öğüt de düş kırıcıydı. Anlamış gibi tekrarladı:

“Zor değil. Ciddi bir hazırlık yapın. Bana yazın...” Elini uzattı. Teşekkür ederek ayrıldım.
Dünya sinematekçiliğinin büyük öncüsü, Fransız Sinematek’inin kurucusu ve her şeyi olan Henri Langlois’den aynı öğütleri alan bir başka Türk’ün Hüseyin Baş olduğunu o akşam öğrendim. Bir üçüncü kişiyi, yani Şakir Eczacıbaşı’nı ise iki yıl sonra tanıyacak ve onunla birlikte, birimizin başkan, öbürümüzün yönetmen olarak yıllarca emek vereceğimiz bir kurumun temellerini atacaktık.

Ertesi gün pazardı. “Güneşli, aydınlık bir bahar öğlesi. Günlerdir basınçlı sularla yıkayıp ağartıyorlardı bütün kenti. Paris’in isli duvarları şimdi bembeyaz. Birden arduvaz çatıların üstünden geçen çan seslerini duydum. İnceli kalınlı sayısız çınlamayla dolu bir bulut geçiyordu kentin gökyüzünden. Romanımın, Kül’ün yanık müsveddelerini çatılara savurdum...” Benim için yeryüzünün perdesinde yeni bir film başlıyordu: Sinema.


1965 yılı ağustosunun sıcak bir öğle sonu. Kuledibi’nde, Yapı ve Kredi Bankası Şubesi’nin üstündeki Doğan Kardeş Yazı İşleri Bürosu’nun penceresinden Galata Kulesi’ne giden sokağa bakıyorum. Kitaplarım, dosyalarım toplanmış, küçük bir valizde duruyor. Sokak tenha. Sinagog’un kapısındaki üniformalı bekçi uyukluyor. Sıcaktan mayışmış birkaç köpek. Mahallenin delisi, elindeki direksiyonla araba sesleri çıkararak geçti. Galata’nın Karabaş Ma- hallesi’nin başıboş çocuklarından bir küçük çete her zamanki gibi bağrışıp itişerek geldiler pencerenin önüne. Tam bir paket sigara fırlattım onlara. “Vay be!” diye şaşırdı içlerinden biri. Hemen hepsi arkadaşım yıllardır. Görünce beni iki çift laf ederler. Ben de yolsuz olana üç beş kuruş, kafası bozuk olana iki tek sigara veririm. Fazlasını istemezler yüzsüzlük edip. Bu kez tam paketi görünce inanamadılar. İçinden birkaç sigara alıp gerisini yukarıya getirmeyi önerdiler. “Al anam” dedim, “paket sen de kalsın. Ben buradan gidiyorum.” Törensiz bir ayrılık oldu. “Gene gel abi” dediler.

Beklediğim kamyonet tam o anda geldi. Valizi alıp indim. Kamyoneti hemen yanı başımızdaki bitpazarına soktuk. Pera Palas’ın olduğu iddia edilen oymalı bir küçük masa, bir koltuk, üç markizet, bir kitaplık ve bir abajur yüklendi kamyonete. Sevil, pazarlık ederek hep sini 810 liraya almıştı. Doğan Kardeş’e yeniden çıkıp arkadaşlarımla vedalaştım.

Ali Han’ın altıncı katındaki iki küçük oda sabun kokusu içindeydi. Perdeler takılmıştı. Mobilyaları yerleştirdik. 810 liranın içinde bir küçük kilim bile vardı. Serdik döşemeye. Bürodan çok eve benzedi. Dantel işlemeli tül perdeleri çektik. Masanın arkasındaki gösterişli koltuğa kuruldum. Karım Sevil bir markizete, ilk memurum olan, Galatasaray Lisesi, orta iki öğrencisi Mesut Yetişkin bir başka markizete oturdular. Keyifle eserimize baktık. “Monsieur Yetişkin” dedim, “quand Beyoğlu s’appelait Pera il y avait des bureaux tout fait comme le n tre... N’est-ce pas?” “Oui Monsieur!” dedi Mesut. “Öyleyse” dedim, “açılışı ancak Degüstasyon’da kutlayabiliriz... Hadi, gidiyoruz.”
Balıkpazarı’nın girişindeki Ali Han’ın kapısından çıkıp hemen karşıdaki lokantaya girdik. Sokağa bakan, önü çiçek satıcısının gülleriyle örtülü pencerenin kıyısındaki masaya oturduk. Yeni alınmış ayakkabılarını ikide bir çıkarıp bakan bir çocuk gibi, Türk Sinematek Derneği’nin ilk broşürünü çıkardım. Sayfaları bir daha çevirdim.

1965 yılı için gerçekten yüz ağartıcı bir temizlikte ve güzellikte basılmış olan bu küçük broşürde uzun bir liste var: Türk Sinematek’inin göstermeyi tasarladığı filmlerden bazıları. Yüzlerce film adı. Neler yok ki...

Ve bir mektup vardı broşürün ilk sayfalarında. Henri Langlois imzasını taşıyordu ve büyük sinema adamının bana Paris’te sözünü ettiği üçüncü kişiye yazılmıştı. Sinematek Derneği’ni birlikte kurup yıllarca birlikte yönettiğimiz Şakir Eczacıbaşı’na.

“Sayın Bay,
Fransız Sinematek’i yıllardır, çeşitli Türk şahsiyetlerinin, Türkiye’de bir Sinematek kurulmasına ve büyük sinema klasiklerinin gösterilmesine yardım istekleri ile karşılaşmaktadır. Biz yardım konusunda hiçbir şeyi esirgemedik. Ama on yıldır süregelen bu çeşitli teşebbüsler ve temaslar ya çok bireysel olduklarından, ya bizimle temasa geçen kuruluşların sağlam ve sürekli olmayışından ya da hatta bir keresinde olduğu gibi sinema sa- natı ile ilgili gösterilerin rolünü iyi bilmemekten, ne yazık ki dağınık, sınırlı çıkışlardan öteye geçemedi, hatta sadece tasarıda kaldı. Şunu belirtmek istiyorum:

Bir Sinematek kurulmasına ve sinema sanatı ile ilgili film gösterileri düzenlenmesine Fransız Sinematek’inin yardım etmesi konusundaki isteğiniz, burada ancak en içten duygularla karşılanabilir. Üstelik filmlerinizin izlerini taşıdığı ve tanıklık ettiği olağanüstü Anadolu kültürünün de ortaya koyduğu gibi...”

Dalıp gittim Langlois’nın Anadolu kültürü ile ilgili sözlerine. Acaba günün birinde, bir başka ülkede kurulacak genç bir sinema kurumunun listesinde, kendi yönetmenlerimizin imzalarını taşıyan “klasikler” de yer alacak mı? Egemen toplum ve sinema düzeni izin verecek mi buna?
Degüstasyon’dan çıkıp Taksim’e doğru yürüdük. Ağustos sıcağında Pera hafifçe lağım kokuyordu. Yeni Sinematek bürosunun sabun, pasajın gül kokularını bastırıyordu bu koku. Eski, yozlaşmış, çürümüş bir şeylerin kokusu. Ara sokaklarda lumpenler, caddede ağır esanslarıyla tombul kadınlar yağlı enseli komisyoncular, art nouveau balkonların arkasında ölümü bekleyen levantenler kokuyordu. Sinemaların afişlerinden melodram, inleme ve sansür kokusu yayılıyordu ortalığa.
Birkaç ay sonra, Sinematek salonlarını dolduracak olan gencecik yüzleri düşlemeye çalıştım. Geleceğin yüzünü. “Hadi Mesut” dedim. “Git. Derslerini çalış ve erken yat. Yarın çok işimiz var...”



Evet..Onat Kutlar'ın Sinematek'in nasıl kurulduğunu anlattığı 3 yazısını yukarıda ekledik. Gerçekten de bir kişinin kafasındaki bir düşünceyi nasıl gerçeğe dönüştürdüğünün en büyük örneklerinden biridir Sinematek serüveni.. Sinemayla ilgili yazılarını topladığı "Sinema Bir Şenliktir" adlı kitabı da bir solukta okuyacaksınız.
Bu kitapta sözünü ettiği filmleri biz de sizler için bir liste haline getirdik. Filmlerin orjinal isimleri / yönetmenleri ve Türkçe adlarıyla bir araya getirdik. Filmleri bulup izlemek de size kalmış artık..
Sinematek Listesi
01-Smultronstället (1957) Ingmar Bergman-Yaban Çilekleri
02-Angyalok Földje (1962) György Révész-Meleklerin Toprağı
03-Sinbad (1971) Zoltán Huszárik-Sinbat
04-The Birth Of A Nation (1915) David Wark Griffith-Bir Ulusun Doğuşu
05-The Gold Rush (1925) Charles Chaplin-Altına Hücum
06-The General (1926) Buster Keaton
07-The Grapes of Wrath (1940) John Ford-Gazap Üzümleri
08-Citizen Kane (1941) Orson Welles-Yurttaş Keine
09-Zero de Conduite (1933) Jean Vigo-Hal ve Gidiş Sıfır
10-Battleship Potemkin (1925) Sergei M. Eisenstein-Potemkin Zırhlısı
11-La Terra Trema (1948) Luchino Visconti-Yer Sarsılıyor
12-La Grande Illusion (1937) Jean Renoir-Harp Esirleri
13-Mat (1926)-Vsevolod Pudovkin-Ana
14-Salvatore Giuliano (1962) Francesco Rosi-Salvatore Gioliana
16-Pasazerka (1963)Andrzej Munk-Yolcu
17-Louisiana Story (1948) Robert J. Flaherty-Louisana Öyküsü
18-La Seine A Rencontre Paris (1957) Joris Ivens-Seine Irmağı Paris'e Rastladı
19-Guernica (1950) Alain Resnais-Guernika
20-The Leopard (1963) Luchino Visconti-Leopar
21-Alexander Nevsky (1938) Sergei M. Eisenstein-Aleksandır Nevski
22-Ivan Groznyy (1944) Sergei M. Eisenstein-Korkunç Ivan
23-Rocco and His Brothers (1960) Luchino Visconti-Senso, Rocco ve Kardeşleri
24-Le Terra Trema (1948) Luchino Visconti-Yer Sarsılıyor
25-The Great Dictator (1940) Charles Chaplin-Büyük Diktatör
26-To Have and Have Not (1944) Howard Hawks-Olmak Yada Olmamak
27-Die Nibelungen:Siegfried (1924) Fritz Lange-Nibelungen
28-Der Müde Tod (1921) Fritz Lange-Yorgun Ölüm
29-Hangmen Also Die! (1943) Fritz Lange-Cellatlarda Ölür
30-La Source (1960) Ingmar Bergman-Kaynak
31-L'Eclisse (1962) Michelangelo Antonioni-Batan Güneş
32-Örökbefogadas (1975) Marta Meszanos-Evlat Edinme
33-Valahol Európában (1948) Geza von Radvanyi-Avrupa'da Bir Yer
34-Az Ötödik Pecset (1975) Zoltán Fábri-Beşinci Mühür
35-Jelenidö (1972) Peter Bacso-Şimdiki Zaman
36-Tízezer Nap (1967) Ferenc Kósa-Onbin Güneş
37-A Strange Role (1976) Pal Sandor-Tuhaf Rol
38-Azonosítás (1976) László Lugoss-Tanıma
39-Egyszerü Történet (1974) Judit Elek-Yalın Bir Öykü
40-Actas de Marusia (1975) Miguel Littin-Marusia Tutanakları
41-Meg Ker A Nep (1971) Miklos Jancso-Kızıl İlahi
42-Grandeur Nature (1974) Luis García Berlanga-Doğanın İhtişamı
43-Vörös Rekviem (1976) Ferenc Grunwalsky-Bir Devrimci İçin Ağıt
44-Mella (1976) Enrique Pineda Barnet-Mella
45-La Tierra Prometida (1971) Miguel Littin-Adanmış Toprak
46-Queimada (1968) Gillo Pontecorvo-İsyan
47-Dersu Uzala (1975) Akira Kurosava-Dersu Uzala
48-The White Ship (1976) Bolotbek Shamshiev-Beyaz Gemi
49-Kanal (1957) Andrzej Wajda
50-Mlodos Szopina (1952) Alexander Ford-Chopin'in Gençliği
51-Nóz W Wodzie (1962) Roman Polonski-Sudaki Bıçak
52-Pingwin (1965) Jerzy Stefan Stawinski-Penguen
53-The Illumination (1972) Krzysztof Zanussi-Aydınlatma
54-Struktura (1969) Krzysztof Zanussi-Duvarın Ardında ve Kristal Yapılar
55-Ferhat (1974) Ali Habip Özgentürk
56-Young Aphrodites (1963) Nikos Koundouros-Genç Afrodit
57-Ada (1961) Daniel Mann
58-Freaks (1932)Tod Browning-Ucubeler
59-La Belle et la Bête (1946) Jean Cocteau-Güzel ve Çirkin
60-Galileo (1968) Liliana Cavani-Galile
61-Film D'Amore e D'anarchia (1973) Lina Wertmüller-Aşk ve Anarşi Günleri
62-Zacharovannaya Desna (1968) Yuliya Solntseva-Büyülü Desna
63-Something Different (1963) Vera Chytilová-Bir Başka Şey
64-Sedmikrásky (1966) Vera Chytilová-Küçük Papatyalar
65-Extase (1933) Gustav Machaty
66-They Shoot Horses Don't They? (1969) Sydney Pollack-Atları da Vururlar
67-La Grande Bouffe (1973) Marco Ferreri-Büyük Tıkınma
68-Goto L'lle D'Amour (1968) Valerian Borowzck
69-I Am Curious (Yellow) (1967) Vilgot Sjöman
70-Foetus (1944) Marta Mezsaros-9Ay
71-Dorothea's Rache (1974) Peter Fleischmann-Dorothea'nın İntikamı
72-Un Chien Andalou (1929) Luis Bunuel-Endülüs Köpeği
73-WR: Mysteries of the Organism (1971) Dusan Makayev-Organizmanın Gizemi
74-Les Jouisseuses (1975) Lucien Hustaix
75-Mandabi (1968) Ousmane Sembène-Havale
76-Luna (1979) Bernardo Bertolucci-Ay
77-Una Giornata Particolare (1977) Ettore Scola-Özel Bir Gün
Onat Kutlar ile ilgili sitedeki diğer sunum
Çevirmen adlı öyküsünü buradan okuyabilirsiniz..

Hiç yorum yok:

Blogger tarafından desteklenmektedir.